Popüler Yeniler
Reklamlar

Bütün Körfezi yakacaklar… Laik Türkiye’yi koruyamazsak, Batı’nın bu yeni oyununda, oyun kurucu değil, oyuncak olacağız…

29 Nisan’da Türk Silahlı Kuvvetleri (TSK)’nin Katar’da konuşlanmasına ilişkin uygulama anlaşması Başbakan Ahmet Davutoğlu’nun büyük çabalarıyla imzalandı.
Medya’da “Kilis’i koruyamıyoruz, Katar’a üs kuruyoruz” şeklinde birkaç eleştiri yazısı çıktıktan sonra Davutoğlu’nun görevden alınmasıyla birlikte gündem birden bire değişti. Maalesef devrik başbakanın giderayak İslam Dünyasının başına sardığı yeni belayı kimse yeterince tartışamadı.
TÜRKİYE’NİN YÜZÜNÜ DOĞU’YA ÇEVİRMESİ BİR ZORUNLULUK GİBİ GÖZÜKÜYOR

AKP Hükümetleriyle birlikte Türkiye’nin Müslüman dünyaya olan ilgisi arttı. Özellikle Katar ve Suudi Arabistan ile bir yakınlaşma başladı. Zannedersem bu bir zorunluluktu. Osmanlı Devleti de, Kanuni Sultan Süleyman’ın San Pietro Bazilikası’nın kırmızı kubbesinden esinlenerek adını “Kızıl Elma” koyduğu Vatikan’a, bir başka deyişle Avrupa içlerine doğru ilerleyişi durunca, yüzünü Doğu’ya çevirmek zorunda kalmıştı.
Günümüze geldiğimizde, 53 yıldır kapısında beklediğimiz Avrupa Birliği (AB)’nin bizi almayacağını görüyoruz. Zaten Birliğin varlığını devam ettirmesi bile şüpheli. Avrupa yaşlı ve artık büyüyemeyen bir kıta. Dolayısıyla Türkiye için cazibe merkezi olmaktan çıktı. Dünyanın ekonomik ağırlığı Asya-Pasifik istikametine doğru kayıyor.
Bu durumda Türkiye’nin yönünü Doğu’ya çevirmekten başka şansı kalmıyor. Fakat AKP Hükümetleri, Doğu’ya yönelirken tercihlerini önce Katar ve Suudi Arabistan’dan yana yaptılar. Bu bölge, Dünya enerji kaynaklarının merkezi. En büyük rezervler burada bulunuyor. Dolayısıyla büyüğünden küçüğüne bütün aktörler oyunun içinde. Öyle bir coğrafyaya giriyoruz ki yapacağımız hatanın telafisi olmaz.

SYKES-PİCOT HARİTASINI RİCE-OLMERT’İN PLANI DEĞİŞTİRECEK

Bu bölgedeki en önemli aktör; ABD. Ve ne yazık ki tüm bölgenin istikrarsızlaştırılmasına karar vermiş. Büyük Ortadoğu Projesi (BOP)’ni duymuşsunuzdur. ABD Ulusal Güvenlik Danışmanı Condoleezza Rice, Washington Post gazetesine yazdığı Transforming the Middle East (Ortadoğu’yu dönüştürmek) başlıklı yazısında Büyük Ortadoğu Projesini ilk defa gündeme getirmiş ve bölgedeki 22 ülkenin sınırlarının değişeceğini söylemişti. Peki, bu ülkelerin sınırları nasıl değiştirilecekti? Bu sorunun cevabını projenin ilerleyen safhalarında öğrendik.
Dönemin İsrail Başbakanı Ehud Olmert ve dönemin ABD Dışişleri Bakanı Condoleezza Rice, Haziran 2006’da Tel Aviv’de yaptıkları bir basın toplantısında, “New Middle East”, yani “Yeni Ortadoğu” projesi diye bir plan açıkladılar. BOP projesinin adı değişmişti. İsmi değişen projenin motor gücü; “construvtive chaos”, yani “yapıcı kaos” olacaktı.
Bütün bölge, etnik ve mezhep temelli çatışmalara, bir başka deyişle kaosa sürüklenecek, bu kaostan yeni bir düzen, yani yeni bir harita çıkacaktı. 1916’da Ortadoğu’nun bugünkü haritasını çizen İngiliz General Sykes ve Fransız General Picot’un yerini Ehud Olmert ve Condoleezza Rice almıştı. Ortadoğu haritasını çizecek yeni bir Anglo-Amerikan-İsrail planı gündemdeydi. İşte tam da bu dönemde Roma’daki NATO Savunma Kolejinde Amerikalı Yarbay Ralph Peters’ın BOP projesini gösteren şu meşhur haritası ortaya çıktı.



Bizler o dönemde bu haritaya sadece Türkiye ekseninden baktık. Diğer ülkelerin durumunu pek incelemedik. Şimdi dikkatinizi haritanın güneyine, Suudi Arabistan’a çekmek istiyorum. Çünkü sıra bu ülkeye geldi.

SUUDİ ARABİSTAN’I KUŞATAN ÇEMBER DARALIYOR

Haritada kutsal şehirler, Mekke ve Medine, Suudi Arabistan’dan ayrılmış. Katar ile Kuveyt arasında, petrol yataklarının bulunduğu, nüfusunun çoğunluğunu Şiilerin oluşturduğu Dammam bölgesi Suudi Arabistan’dan koparılmış. Ürdün güneye, Yemen kuzeye doğru Suudi Arabistan topraklarını kendilerine katarak genişlemiş. Suudi Arabistan Krallığı’na sadece Riyad ve etrafındaki çöl bırakılmış. Benzer hayali haritaları herkes çizebilir. Önemli olan bu haritaların gerçekleşme potansiyelidir. Suudi Arabistan’ın çevresinde neler olduğunu incelediğimizde bu hayali haritanın gerçek potansiyeli anlaşılacaktır.

Değerlendirmeye Kuzey komşusu Irak’tan başlayalım. Irak’ta Saddam’ın devrilmesini destekleyen Suudi Arabistan, yerine yine Sünni bir general gelmesini beklerken, seçimle iktidara gelen Şii bir hükümetle karşılaştı. Ülkede artık seçimler yapılıyordu. Seçim kelimesi, kurulan denklemin kilit taşlarından biridir. Unutmayalım!

Doğu komşusu İran’da Şah 1979 yılında devrildi. Ülkede o yıldan buyana seçimyapılıyor. Mutlak monarşi ile idare edilen Suudi Arabistan, petrol zengini doğu topraklarında yaşayan nüfusun çoğunluğu Şii olmasının da etkisiyle Cumhuriyete dönüşen İran’dan tehdit algılıyor. Nükleer programı nedeniyle İran ile ABD, Rusya, Çin, İngiltere, Fransa ve Almanya arasında yapılan (P5+1) müzakerelerde geçtiğimiz yıl anlaşmaya varıldı. Bunu üzerine İran’a uygulanan ambargo kaldırıldı. İran’ın Batı bankalarında dondurulan, ya da açık konuşalım el konulan 100 milyar doları serbest bırakıldı. Önümüzdeki yıllarda İran’da çok büyük bir gelişme yaşanacağı beklentisi var. Büyüyen İran, Suudi Arabistan Monarşisi için giderek artan bir tehdit haline geliyor, ya da getiriliyor.

Güney komşusu Yemen ile 1 senedir devam eden savaşta Suudi Ordusu pek bir ilerleme kaydedemedi. Yemenli Husiler çöldeki sınırı geçerek Suudi kasabalarına saldırıp kaçabiliyor.

Batı komşusu Mısır’da, Hüsnü Mübarek devrilirken Suudi Arabistan müttefiki ABD’ye yalvarmasına rağmen Mübarek’i kurtaramadı. Mübarek’in yerine seçimleMüslüman Kardeşler kökenli Muhammet Mursi iktidara geldi. Müslüman Kardeşler hareketi Suudi Monarşisi tarafından tehdit olarak görülüyor. Geçmişte Suudi Arabistan askeri ataşeliği yapmış Genelkurmay Başkanı Abdülfettah el Sisi darbeyle Mısır’da iktidara gelince, Suudiler biraz olsun rahatladı.

Bu ortamda Suudi Arabistan kendisini kuşatılmış gibi hissediyor. Krallık, Şii-Sünni meselesi üzerine kurulmuş bir gerginlik ortamında İran’dan giderek artan bir tehdit algılayışı içinde. Anlayacağınız önümüzdeki dönemin Basra Körfezinde yaşanması planlanan savaşın tohumları şimdiden atılıyor.

Diğer yandan Suudi Arabistan üzerindeki ekonomik kuşatma da giderek daraltılıyor. Petrol fiyatlarındaki düşüşten en çok etkilenen ülkelerden biri Suudi Arabistan oldu. Geçen yıl açıklanan IMF raporları Ülkenin 5 yıl içinde iflas edeceğini iddia ediyor. Riyad’ın önemli nakit rezervleri var ancak onlar da ciddi tehdit altında.

11 Eylül saldırılarından sonra ABD yönetimi, saldırıyı yapan 19 teröristin 15’inin Suudi kökenli olmasını bahane ederek bazı Suudi ailelerin büyük miktarda parasını bankalarda bloke etmişti. Şimdi yeni bir tehdit kapıda.

Teksas Senatörü Cumhuriyetçi John Cornyn ve New York Senatörü Demokrat Chuck Schumer tarafından “Terörizm Sponsorlarına Karşı Adalet” yasa tasarısı, 17 Mayıs 2016’da Kongre tarafından onaylandı. Obama’nın veto edeceği söylenen yasa tasarısı, Krallık üzerinde Demokles’in kılıcı gibi sallanıyor. Bu yasa tasarısı ile 11 Eylül’ün 3 bin kadar kurbanının aileleri Suudi Yönetimine dava açabilecek. Daha da önemlisi Suudi Arabistan terörü destekleyen ülkeler arasına sokulabilecek.

Suudi Arabistan’ın, Amerikan bankalarında 1 trilyon dolar değerinde devlet tahvili olduğu söyleniyor. Yani Suudi Yönetimi ABD’ye yüklü miktarda borç vermiş. Ayrıca Suudi prenslerinin de yaklaşık 0,5 trilyon dolar değerindeki şahsi servetleri de Amerikan bankalarında duruyor. Krallık, şimdi bu paralara el konulması tehdidiyle karşı karşıya. Kral Selman, ABD’nin “Terörizm Sponsorlarına Karşı Adalet” yasasını çıkarması durumunda 750 milyar dolar değerindeki ABD tahvilini satacağı tehdidinde bulundu. Bu bir anlamda dünya rezerv para birimi ABD dolarına saldırı demek. Fakat Washington, Suudi varlıklarını dondurursa satacak bir şeyleri de kalmayacak.

Petrol zengini Arap ülkeleri şimdiye kadar gelirlerini ABD’de devlet tahvili alarak değerlendiriyorlardı. Artık ABD dolarının eski itibarı kalmadı. BRICS ülkeleri (29 Şubat 2016 tarihinde kontrol edilmiş kararlı sürüm gösterilmektedir. İnceleme bekleyen 3 değişiklik bulunmaktadır.

Brezilya, Rusya, Hindistan, Çin ve Güney Afrika Cumhuriyeti) dolarla savaş açtılar; aralarındaki ticareti kendi para birimleriyle yapmaya çalışıyorlar. Dolar, bu savaşı kaybedebilir. Doların dünya rezerv para birimi olma özelliğini yitirmesi demek, petrol zengini Arap ülkelerinin ABD bankalarındaki devlet tahvillerinin gerçekten kâğıt haline gelmesi demek. İşte bu ülkeler uzun süredir riski azaltmak için paralarını ABD’den çekmek istiyorlar. Ancak Washington, bu ülke yönetimlerini devirmekle tehdit ederek, paraları kendi kasasında tutabiliyordu. Anlaşılan o ki artık bu şantaj yürümüyor; sanki Suudi yönetimini devirerek paralara el koyma zamanı gelmiş gibi!

Riyad ile Washington’un ilişkileri çok iyiydi; ne oldu da ikili düşman haline geldiler? Biraz geriye gidip ABD ile Suudi Arabistan’ın nasıl iki stratejik müttefik haline geldiklerine bakalım. 1971 ve 1973 yılında dünya dengelerini değiştiren iki büyük olay yaşandı. 1971’de ABD dolarını altın karşılığına bağlayan Bretton Woods anlaşması çöktü. Dolarda hızlı bir değer kaybı başladı. Dolar saltanatının yıkılmasına ekonomistlerin bulduğu çözüm, petrolün dolar karşılığında satılmasıydı. 6-25 Ekim 1973’de yaşanan Yom Kippur Savaşı’ndan sonra liderliğini Suudi Arabistan’ın çektiği OPEC ülkeleri İsrail’i destekleyen Batı’ya petrol ambargosu uygulayınca petrol fiyatları %400 oranında arttı. Her ne hikmetse bu savaşın öncesinde Washington ile Riyad, petrolün dolar ile satılması yönünde bir anlaşma imzalamıştı! Bu denklem, petrol satın almak zorunda olan bütün ülkeleri, merkez bankalarında daha fazla dolar bulundurmaya mecbur etti. Böylece günümüzde de halen devam eden petrodolar sistemi yürürlüğe girmiş oldu. ABD Dışişleri bakanı Henry Kissinger’in savaş planı tutmuş, dolar dünya rezerv para birimi olma konumunu korumuştu. Washington, karşılıksız dolar basmaya devam edebiliyordu.

Kissinger’in planının daha önemli bir başka boyutu vardı. Artan petrol fiyatlarından kaynaklanan krizi, üretim yapan gelişmiş ülkeler, ticari mallarına yansıttıkları fiyat artışlarıyla aşmayı başardı. Fakat Türkiye gibi gelişmekte olan ülkeler, bütçelerinin önemli bir kısmını petrol alımına ayırmak zorunda kaldıklarından ve aynı zamanda üretim için aldıkları ara mallara daha fazla para ödemek durumunda olduklarından ekonomik krize girdiler. Bu ülkelerin bütçesinde yeterli büyümeyi sağlamak için yatırım yapacak para kalmamıştı. İktidarları sallayan ekonomik krizleri aşmak için her biri, yatırım yapmak, hatta işçi-memur maaşlarını ödemek için yeni oluşan petrodolar sisteminden borç almak zorunda kaldılar. Bir başka deyişle, artan petrol fiyatları sebebiyle fazladan ödedikleri kendi paralarını, küresel finans sisteminden bir de ciddi faizler ödeyerek borç olarak geri almak durumunda kaldılar. Böylece gelişmekte olan ülkelerin ekonomileri, IMF ve Dünya Bankası gibi küresel araçlar üzerinden kontrol altına alınarak gelişememeye mahkûm edildi. Aynı zamanda bu tezgâh 1970’li yıllarda kapitalist sistemin girdiği ikinci büyük krizinden çıkması için bulunan bir çözüm yoluydu. Emperyalist Batı, gelişmekte olan ülkelerin gelişmesini durdurarak, kendisi üretime devam etmiş, böylece kendi ülkelerinde oluşmaya başlayan toplumsal gerginliği önlemeyi başarmıştı. Bugün de dünya, benzer bir durumla karşı karşıya ve emperyalist Batı yine benzer bir çözümün peşinde. Kaynak zengini Müslüman ülkeler, az gelişmişliğe mahkûm edilmeye çalışılıyor.

ABD KAYBETMEMEK İÇİN HER TÜRLÜ YOLU DENİYOR

Muhtemel senaryo şu şekilde gerçekleşebilir. Dünya jandarmalığına oynayan ABD’nin en büyük rakibi Çin’dir. ABD’nin 19,2 trilyon dolar borcu varken, rakibinin bütçesi her yıl fazla veriyor. Çin hâlâ gayrisafi yurt içi hâsıla açısından geride olsa da, 2014 yılı IMF verilerine göre, öngörülenden çok daha kısa sürede satın alma gücü paritesi açısından ABD’yi geçti. Ekonomik gelişmişlikte değişen dengeler zamanla askeri güce yansır, askeri dengenin değişmesi, kaçınılmaz olarak politik dengeleri de değiştirecektir. Bu gidişatın farkında olan ABD, özellikle Obama’nın ikinci döneminden sonra Asia Pivot veya “yeniden dengeleme” ismiyle geliştirdiği, Çin’i kuşatma faaliyetlerine hız verdi. Washington, askeri gücünü Asya-Pasifik bölgesine kaydırırken, geleneksel müttefikleri Japonya, Avusturalya ve Güney Kore yanında, Hindistan, Filipinler, Malezya, Endonezya, Vietnam, Myanmar ve Kamboçya gibi ülkelerle Çin’i kuşatma adına ilişkilerini geliştirme yoluna gitti. Fakat ABD’nin bu stratejisinin başarılı olduğu söylenemez. Çünkü Çin’in, ABD’nin yanaşmaya çalıştığı ülkelerle ekonomik bağlarını her geçen gün daha da güçlendirmesi, bu ülkeleri Washington’dan ziyade Pekin’e bağımlı hale getiriyor.

Çin’in ekonomik olarak büyümesini kontrol altına almanın tek yolu, enerji kaynaklarına ulaşımını kontrol altına almak olarak görülüyor. Çin, 2014 yılından bu yana petrol ihtiyacının bir kısmını Rusya’dan tedarik etme yoluna gitse de enerji kaynakları açısından hâlâ Ortadoğu’ya bağımlı bir ülke. Dünyanın en büyük ve en güçlü donanmasına sahip ABD, bir savaş halinde Çin’e deniz yoluyla ulaşan tüm enerji ve hammadde akışını kolaylıkla kesebilir. Bu gerçeğin farkında olan Pekin, bir yandan deniz kuvvetlerini güçlendirme yoluna giderken diğer yandan enerji ihtiyacını, Amerikan Deniz Kuvvetlerinin ulaşamayacağı, karadan geçen boru hatlarıyla karşılamak için büyük çaba sarf ediyor. Bu kapsamda Pekin ve Moskova arasında 2014 yılında imzalanan ve 2018 yılında hayata geçmesi planlanan 400 milyar dolar değerindeki doğalgaz boru hattı anlaşması, ABD’nin Çin’i kuşatma çabalarına büyük darbe indirdi.

ABD’nin Çin’i kuşatmak için askeri açıdan Orta Asya’ya ulaşması neredeyse imkânsız gözüküyor. Çünkü Rusya ve Çin liderliğinde kurulan iki savunma ittifakı; Şanghay İşbirliği Örgütü (ŞİÖ: Çin, Rusya, Kırgızistan, Tacikistan, Kazakistan, Özbekistan) ve Kolektif Güvenlik Antlaşması Örgütü (Beyaz Rusya, Ermenistan, Kazakistan, Kırgızistan, Rusya, Tacikistan) Pentagon’u bu bölgeye sokmayacak güce sahip. Bu durumda geriye Çin’i kuşatmak için iki seçenek kalıyor: 1) Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin’in devrilmesi, 2) Orta Asya bölgesinin enerji geçişine izin vermeyecek şekilde etnik ve mezhep temelinde kaosa sürüklenmesi.

PUTİN’İ DEVİRME SEÇENEĞİ

Putin, 2000 yılında iktidara geldikten sonra Boris Yeltsin döneminde zirveye ulaşan özelleştirmelere enerji alanında son verdi. Petrol ve doğal şirketlerini üç büyük şirket altında (Gazprom, LUKoil, Rosneft) toplayarak devletleştirdi. Rusya’nın enerji kaynakları yeniden özelleştirilmeden Çin’in kuşatılmasının tamamlanması mümkün gözükmüyor. Bunun için ilk adım olarak Putin’in devrilmesi gerekiyor. Petrol fiyatlarının düşürülmesi tahminen bu planın bir parçası. Ancak Putin devrilse bile, yerine gelecek yönetimin nasıl davranacağını şimdiden kestirmek mümkün değil. Washington, Rusya’yı bu yönde şekillendirme çabalarına devam ederken, asıl ağırlığını ikinci seçenek olan istikrarsızlaştırma projelerine vermiş gözüküyor.

KAOS SENARYOSU

Yeşil Kuşak Projesinin mimarlarından ABD’li jeostratejist Zbigniew Brzezinski, Büyük Satranç Tahtası isimli kitabında şöyle bir tespitte bulunuyor:
Avrasya Balkanları (Kafkaslar ve Orta Asya)’ndaki istikrarsızlığı gittikçe ağırlaştırılan ve durumu potansiyel olarak daha patlayıcı hale getiren etken ise, imparatorluk geçmişi olan bölgede kültürel dinsel ve ekonomik çıkarı olan komşu iki ulus-devletin, Türkiye ve İran’ın jeopolitik yönelim açısından değişken ve içte potansiyel olarak hassas olmalarıdır. Bu iki devlet istikrarsızlaştığında, denetimden çıkan etnik ve toprak anlaşmazlığı kökenli çatışmalar ve bölgedeki hassas güç dengelerinin hâlihazırda bozuk olduğu hesaba katılırsa, tüm bölgenin yoğun karmaşaya sürüklenmesi oldukça mümkündür.

Brzezinski, bölgenin jeopolitik eksenini oluşturan Türkiye ve İran’dan birisinin veya her ikisinin birden istikrarsızlaşmasının etnik ve mezhep temelli kaosu bütün Kafkaslar ve Orta Asya’ya yayacağını iddia etmektedir. Anlaşılan o ki; “güçlü tutkuları ve tarihi değerlilik duygusuna sahip olan orta seviyede bu iki gücün” çatışması üzerinden çıkarılacak kaos ile enerji hatlarını kesmek için Rusya ile Çin’in arasına girilmek istenmektedir. Zaten 2001 yılında Afganistan operasyonu bu maksatla yapılmıştır. Ancak yeşermesi planlanan radikal dini akımlar, Türkmenistan, Özbekistan, Tacikistan, Kırgızistan ve Kazakistan hattında istenilen kaosu çıkartmayı şimdilik başaramamıştır.

Oynanmak istenilen yapıcı kaos senaryosunu daha iyi anlayabilmek için bir örnek daha vermek yerinde olacaktır. Ünlü Kennedy ailesinden Robert Francis Kennedy, 23 Şubat’ta Suriye ile ilgili bir makale kaleme aldı. Kennedy, makalesinde 2008 yılına ait Pentagon destekli Rand Corporation’un bir raporundan bahsediyor. Rapor; körfez petrol ve gaz kaynaklarının değerlendirilmeden oldukları gibi kalmalarının ABD için stratejik öneme sahip” olduğunu söylüyor. Ve bölgedeki savaş ortamının sürmesinin bu konuda faydalı olacağı belirtiliyor. Rapor, ”gizli hareket etmeyi, istihbarat operasyonları düzenlemeyi ve gayri nizami savaş sürdürmeyi” gerekli olarak görüyor, ”böl ve yönet” stratejisini uygulamak için bu şartların sürmesi gerektiğinden” söz ediliyor. “ABD ve bölgesel müttefikleri Cihad hareketini kullanabilir ve bu tip oluşumlar üzerinden temsili savaş sürdürebilir” diyor. Kısacası rapor, Amerikan karar vericilere, ABD’nin stratejik çıkarlarını sağlamak için Ortadoğu’da Şii-Sünni ekseninde bir çatışmanın körüklenmesini tavsiye ediyor.

Anlaşılan o ki Körfez (Ortadoğu) enerji kaynaklarının bir süreliğine kullanılamaz hale gelmesi, Çin’i kuşatmak için gerekli bir hamle olarak görülüyor. Ortadoğu enerji kaynaklarını kullanılmaz hale getirmenin görünen iki yolu var: 1) İran ve Suudi Arabistan arasında bir savaş çıkartmak. Bu savaş, bütün körfezi alevler içinde bırakacaktır, 2) Suudi Arabistan’da başlayacak bir istikrarsızlık. Bu istikrarsızlık kaçınılmaz olarak petrol ve gaz zengini diğer Arap ülkelerini de aynı kervana katacaktır.

Her iki senaryonun da hayata geçmesi konusunda adımlar atıldığını görüyoruz. Ancak ABD Kongresi’nin “Terörizm Sponsorlarına Karşı Adalet” yasasını onaylaması, 2’nci seçeneğin ağırlık kazandığı yönünde bir işaret olarak değerlendirilebilir.

TÜRKİYE TUZAĞA NASIL ÇEKİLİYOR

Yazıya Türkiye’nin Katar’a üs kurması konusuyla başlamıştık. Şimdi ülkemizi ilgilendiren en önemli noktaya geliyoruz. Buraya kadar yaptığımız uzun analizde Ortadoğu, Kafkaslar ve Orta Asya üçgeninde yaratılmak istenilen kaos ortamının etnik mezhep temelinde toprak talebi ve/veya yönetim değişikliği ekseninde, özelde ise Şii-Sünni çatışması üzerine kurulduğunu ve bunun için mutlaka İran ve Türkiye’nin birbiriyle çatışması gerektiği tespitini yaptık. Peki, İran ve Türkiye’yi nasıl çatıştıracaksınız?

Atılan bu çatışma tohumlarının yeşermesi için gerekli ortamı hazırlamak için yapılan en önemli hamle, İran’a uygulanan ambargonun kardırılmasıdır. İran’a ambargo uygulanırken Ankara ve Tahran, buldukları çeşitli yöntemlerle ambargoyu deliyorlardı. Bu zorunlu ortaklık iki ülkeyi müttefik haline getirmişti. Ambargonun kaldırılması bu müttefiklik ilişkisini bozarken İran’ın körfez ülkelerine daha ciddi tehdit oluşturabilmesi için güçlenmesini sağlayacak bir ortam yarattı.

Ama Şii-Sünni çatışmasını başlatacak asıl tuzak, doğalgaz paylaşımı üzerine kuruldu. Katar ve İran arasında körfez sularının altında Pars bölgesi adı verilen dünyanın en büyük tek parça doğalgaz havzası yatıyor.

Tuzak projede, Katar’ın çıkaracağı gazın Suudi Arabistan, Ürdün, Suriye ve Türkiye üzerinden Avrupa’ya ulaşması planlandı. Suriye Devlet Başkanı Başer Esad, stratejik müttefiki Rusya’yı kaybetmek adına 2009 yılında bu projeye imza atmadı. Bu tarihten itibaren Washington ve Brüksel Suriye yönetimini devirme çabalarına hız verdi. 2011 yılına gelindiğinde aynı havzadan İran tarafından çıkarılacak gazı, Irak ve Suriye üzerinden Akdeniz’e taşıyacak “İslami ya da diğer adıyla Dostluk Boru Hattı” anlaşması Suriye, İran ve Irak hükümetleri arasında imzalanınca, 2 yıldır hazırlıkları tüm hızıyla süren Suriye iç savaşının fitili ateşlendi. Başlangıçta Esad’ı devirmek için büyük çaba sarf eden ABD, iç savaş belli boyuta ulaştıktan sonra Esad’ı devirmek için verdiği desteği zayıflattı. Çünkü sorunun her hangi bir tarafın lehine çözülmemesi, İran ve Türkiye’nin karşı karşıya gelmesi açısından önemliydi.

İran-Türkiye çatışması denilince illaki sıcak savaş algılanmamalıdır. Tarafların birbirilerini yıpratacak gruplar üzerinden vekâlet savaşları yürütmesi de ABD’nin işini görecektir.

Önümüzdeki yıllarda Pars adı verilen tek başına Avrupa’nın tüm ihtiyacını karşılayacak bu havzanın paylaşılması konusunda anlaşmazlık çıkmasına kesin gözüyle bakılabilir. Katar ve İran bu anlaşmazlığın çıkmaması için büyük çaba gösterseler de, anlaşmazlık zorla çıkartılacaktır. Yani İran ile Katar arasında bir çatışma kaçınılmaz gözüküyor. ABD’nin bu ülkede 2 adet askeri üssü varken, biz niye gidip oraya üs kuruyoruz? Buna ihtiyaç var mı? Hiç kuşkunuz olmasın, çatışma çıktıktan sonra ABD, aynı Suriye senaryosunda olduğu gibi Türkiye’yi kullandıktan sonra yalnız bırakacaktır. İşte Davutoğlu’nun giderayak Türkiye ve İslam dünyasına attığı kazık budur.

Kerameti kendinden menkul, neye ve kime hizmet ettiği belli olmayan İsmail Karagül gibi bazı yazarlar; “Katar’daki üs yetmez. Türkiye, bir an önce S. Arabistan’da, Lübnan’da, Yemen’de ve Suriye’nin her bölgesinde askeri olarak var olma yoluna gitmelidir. Bölgesel savaş hazırlığı varsa, bölgesel savunma hazırlığı da hızlandırılmalıdır.” gibi laflar ederek, bir de üstelik; “Artık açık konuşma zamanı. Zor da gelse, rahatsız edici de olsa, gerçek cümlelerle tartışma zamanı. Türkiye’nin bugün, bütün riskleri göğüsleyerek, durduğu nokta, Kabe’yi savunma noktasıdır. Kabe’nin koruyucusu Allah’tır. Kim bilir, belki bu Türkiye’nin eliyle olacaktır!” gibi galeyana getirici söylemlerle Müslümanlara kurulan tuzağa körükle gitmektedir.

Türkiye’nin mevcut potansiyeliyle kurulan bu tuzağı kaba kuvvetiyle aşması mümkün değildir. Bugün ABD ve Rusya izin vermediği için komşunuz Suriye’de, bize tehdit teşkil eden bırakın PKK’yı, IŞİD’e bile müdahale edemezken, şu garip adamın bahsettiği ülkelere üs kursanız ne işinize yarayacak? Bu tuzak hamasetle değil ancak akılla aşılabilir. Tuzağı bozmanın anahtarı Türkiye-İran dostluğunda yatmaktadır. Bu iki ülke çatışmadığı müddetçe emperyalizm Avrasya coğrafyasının haritasını istediği gibi çizemeyecektir.

NASIL BİR STRATEJİ TAKİP EDİLMELİ

Türkiye’nin nasıl bir strateji izlemesi gerektiğini Suriye’de yapılan hata üzerinden anlatmaya çalışalım. Batı, Suriye’nin istikrarsızlaştırılmasına kesin olarak karar verilmişti. Türkiye bu işin içinde olsa da, olmasa da Suriye’ye operasyon yapılması kesindi. Eğer biz Davutoğlu’nun bir İsrail projesi olan “Neo Osmanlı” (Yeni Osmanlıcılık) hayalleriyle yanlış yönlendirilerek Suriye operasyonuna katılmamış olsaydık, şimdi Şam’ın ipleri bizim elimizde olacaktı. Esad yönetimiyle ilişkiler 2009 yılında ortak bakanlar kurulu toplantısı yapacak kadar ilerlemişti. Suriye’deki Müslüman Kardeşler ile de 1950’li yıllardan beri ilişiklimiz devam ediyordu. Suriye’de çatışma başladığında, başlangıçta hiçbir tarafı tutmasaydık, taraflar çatışmanın ilerlemesiyle artan oranda bize daha bağımlı hale gelecekti. Her iki taraf da bizden yardım almak veya karşı tarafa yardımımızı önlemek maksadıyla ağzımızın için bakıyor olacaktı. Bu durumda ne bir Kürt koridoru projesi başlayabilir, ne Kilis’i roket yağmuruna tutan IŞİD tehdidi olur, ne de Suriye pazarını kaybederdik.

Şimdi, biz taraf olsak da, olmasak da İran, Suudi Arabistan ve Katar ekseninde Ortadoğu’da yeni bir çatışma çıkartılacak. Türkiye’nin İran ile iyi ilişkiler içinde olması da bu çatışmayı önlemeye yetmeyebilir. Eğer biz bu çatışmanın başlangıcında taraf olmazsak, gidişata göre sonradan taraf seçme şansımız her zaman olacağı gibi, iki tarafı da kaybetmeden kendi çıkarlarımızı gerçekleştirme imkânını da muhafaza etmiş oluruz. Türkiye’nin bölgede bulunduracağı askeri güç çatışmayı sonlandırmaya veya şekillendirmeye yetmez, bizi ateşe atmaktan başka işe yaramaz.

Türkiye meseleye mezhep kimliğiyle, duygusal açıdan bakmayı bir kenara bırakıp, bölgeden ne istediğini pozitif olarak düşünmek zorundadır. Yabancı işçiler dâhil 30 milyonluk bir nüfusa sahip Suudi Arabistan ve 1,8 milyonluk Katar mı Türkiye için önemlidir? Yoksa 80 milyonluk İran, 150 milyonluk Rusya veya 1,4 milyarlık Çin mi daha önemlidir? Türkiye için Körfez Arap ülkelerinin pazar açısından fazla bir değeri yoktur. Türkiye’nin oradan gelecek sermayeye ihtiyacı vardır. Bölgede savaş veya kaos başladığında sermaye kaçacak yer arayacaktır. Eğer Türkiye istikrarını sürdürebilirse bu sermayeye ev sahipliği yapma imkânı bulabilir. Türkiye’nin istikrarını koruması ise İran ile iliklilerini geliştirmekten ve Rusya ile bozulan ilişkileri bir an önce düzeltmekten geçmektedir. Böylece bir tarafın sermayesini çekerken öteki tarafın pazarından faydalanabiliriz.

Eğer bazılarının akıl verdiği gibi İran ile düşman olup, özellikle içindeki Müslüman unsurlar vasıtasıyla Rusya’ya zarar vermeye çalışırsak – ki ABD’nin istediği budur; Orta Asya’yı kana bulamak; Çukurca’da helikopterimizi düşüren Rus yapımı SA-18 füzeleri ve nicelerini PKK ve IŞİD’in elinde görmeye devam ederiz. Bu durumda hem Arap sermayesini, hem de Doğu pazarını kaybetmek kaçınılmaz olacaktır. Hal böyleyken Türkiye’yi tek parça olarak nasıl ayakta tutacaksınız?

Bu noktada Türkiye’de PKK ve IŞİD kaynaklı terör olaylarının Rus uçağını düşürmemizden sonra tırmanışa geçtiğinin altını çizmekte fayda vardır. Çünkü Rusya ile aramızın bozulması Batı’ya karşı kullandığınız ŞİÖ’ye üye olma kozunu ortadan kaldırmış ve sözde müttefiklerimizin bize karşı terör kartını oynamalarına fırsat vermiştir.

Diğer yandan iç istikrarımızı korumak için Suudi Arabistan ile ilişkilerde çok dikkatli olmak gerekmektedir. Suudi Monarşisi, Hz. Muhammet’in vefatından sonra İslam’a girmiş tüm yenilikleri terk etmeyi dayatan, kendi İslam anlayışlarını kabul etmeyen tüm mezhepleri gayrimüslim gören, kendilerine göre doğru inancı diğerlerine kabul ettirinceye kadar herkesle savaşmayı görev bilen Vahhabi-Selefi ideolojisine dayanarak şimdiye kadar ayakta kalmayı başarmıştır. Günümüzde ise benzer anlayış IŞİD tarafından benimsenmiş ve üstelik bu sefer Suudi Monarşisi de savaşılması gerekenler arasına konmuştur. Tahminen Suudi Monarşisinin sonu bu mekanizma üzerinden hazırlanmaya çalışılacaktır. 19’ncu yüzyılda Osmanlı’yı Arap Yarımadasından atmak için kullanılmaya başlanan bu anlayış halen, ülkemiz için de büyük tehdit oluşturmaktadır. Suudilerle yakınlaşma, kendinden başkasını Müslüman tanımayan bu ideolojiyi bize taşıma tehlikesini içinde barındırmaktadır.

Gaziantep Emniyet Müdürlüğüne bombalı saldırı yapan IŞİD’li teröristlerden birinin evinde yapılan arama esnasında babasının sokağa çıkarak “Vatan bizim vatanımız, İslam bizim İslamımız” diye bağırarak katil oğlunu sahiplenmesi, tehlikenin boyutunu gözler önüne sermektedir. Vahhabi-Selefi ideoloji bugün Suudi Kralını, yarın bizi hedef tahtasına koyacaktır.

Osmanlı kendi değerlerini 400 yıl idare ettiği Arap Yarımadasına dayatmamış, tam tersi onlardan etkilenmiştir. Ve neticede 1’nici Dünya Savaşı’nda İngiliz kışkırtmasıyla çıkartılan bir ayaklanmayla bütün bölgeyi kaybetmiştir. Bugün bölge yine bize muhtaç duruma gelmektedir. Bu sefer de akıl edemez, kendi değerlerimizi onlara dayatmazsak sonuç yine değişmeyecektir. Biz onlara değil, onlar bize benzemeli. Biz Arapça değil onlar Türkçe öğrenmeli. Biz Selefi değil onlar laik olmalıdır.

Sözün özü; Müslüman Dünya yeni bir haçlı seferi ile karşı karşıya. Bu seferki diğerlerinden farklı olarak kendi gücümüzü bize karşı kullanma üzerine kurulmuş bir savaş. Eğer biz önümüze konulan mezhepçilik tuzağını aşamazsak, meselelere kimlik penceresinden bakmaya devam edersek, laik Türkiye’yi koruyamazsak, Batı’nın bu yeni oyununda, oyun kurucu değil, oyuncak olacağız.


Osman Başıbüyük
Odatv.com